İngilizcede Bilinmesi Gereken Kalıplar

Paylaş
 

as: -iken, -dığında, -ince, -dıkça, -dikçe, dığı için, -dığı gibi, olarak

She sprained her ankle as she was playing tennis. / Tenis oynarken ayak bileğini burktu.
He’s taking life more seriously as he gets older. / Yaşlandıkça hayatı daha bir ciddiye alıyor.
As he didn’t bring the money, he couldn’t get the book. / Parayı getirmediği için kitabı alamadı.
As you see in the picture. / Resimde gördüğünüz gibi.
She works as a secretary. / Sekreter olarak çalışıyor.
as if / as though: -gibi, -mış gibi

He describes his house as if/as though it were a palace. / O, evini saraymış gibi anlatıyor.
as long as / so long as: -dığı sürece, eğer

You can have it as long as you return it by this evening. / Bu akşama kadar iade etmek koşuluyla onu alabilirsin.

so as to: -mek/-mak için

She went to the bookstore so as to buy curtain books. / O, bazı kitapları almak için kitapçıya gitti.
such as: gibi

Turkey has a number of problems such as inflation and unemployment. / Türkiye’nin enflasyon ve işsizlik gibi birçok sorunu var.
as … as: kadar
He’s not as smart as Jane / O Jane kadar akıllı değil.
She speaks as fluently as a native speaker. / O bir yabancı kadar akıcı konuşur.
may/might as well: bari -yı yapalım

There is no bus. We might as well walk. / Otobüs yok. Bari yürüyelim.
inasmuch as: -dığı için, çünkü

He failed, inasmuch as he hadn’t studied. / Başarısız oldu, çünkü çalışmamıştı.
as far as: -dığı kadarıyla
As far as I know, his favourite team is Beşiktaş. / Bildiğim kadarıyla onun favori takımı Beşiktaş

as soon as: -r…. -rmaz
As soon as I get out of the bus, I will call you. / Otobüsten iner inmez seni arayacağım.
as regards / as to: … ile ilgili
Her proposal as regards the new tax policy was unreasonable. / Onun yeni vergi politikası ile ilgili önerisi mantıksızdı.
There’s no decision as to when the work might start. / İşin ne zaman başlayabileceği ile ilgili bir karar yok.

As for: -e gelince
Turkey’s most important problem is unemployment. As for inflation, it is gradually getting better. / Türkiye’nin en önemli problemi işsizliktir. Enflasyona gelince o giderek daha iyiye gidiyor.

as well as: -nın yanı sıra
She speaks English as well as Spanish. / İspanyolcanın yanı sıra İngilizce de konuşabiliyor.

 

so: bu yüzden, böyle, öyle, şöyle, de, da, çok

She hadn’t studied, so she failed. / Çalışmadı, bu yüzden başarısız oldu.
If that’s so, I’ll have to go. / Eğer öyleyse gitmeye mecburum.
She promised to buy me a present and she did so. / Bana bir hediye alacağına dair söz verdi ve öyle yaptı.

-I liked the movie. (Ben filmi beğendim)
-So did I. (Ben de)
The exam was so difficult. / Sınav çok zordu.

so … that: o kadar … ki
The exam was so difficult that almost all the students failed. / Sınav o kadar zordu ki neredeyse bütün öğrenciler başarısız oldu.
so that: -mek/mak için
She wakes up early so that she can catch the bus. / Otobüsü yakalamak için erken kalkıyor.

…, so that: Bu yüzden
She woke up late, so that she missed the bus. / O geç kalktı, bu yüzden otobüsü kaçırdı.

 

so long as: -dığı sürece/eğer

So long as you don’t break rules, you will not be penalized. / Kuralları çiğnemediğin sürece cezalandırılmayacaksın.

 

so as to: -mek/mak için
She went to the bookstore so as to buy certain books. / Bazı kitapları almak için kitapçıya gitti.

 

should: -meli, if yerine kullanılabilir

You should study much more vocabulary. / Çok daha fazla kelime çalışmalısın.
Should you see her, tell her to call me. / Eğer onu görürsen beni aramasını söyle.
either: ikisi de, her iki, ikisinden biri
She doesn’t like either one. / O ikisini de sevmiyor.
You can have either. / İkisinden birini alabilirsin.
either … or: ya … ya da
The students have to choose either Spanish or English as an elective course. / Öğrenciler seçmeli ders olarak İspanyolca ya da İngilizce seçmek zorundalar.

neither: ikisinden hiçbiri
Neither student can answer this. / İki öğrenci de bu soruyu cevaplayamaz.
I like neither. / İkisini de sevmedim.

neither … nor: ne … ne
I liked neither white nor red one. / Ne beyazı ne de kırmızı olanı sevdim.
The baby can neither speak nor walk. / Bebek ne konuşabiliyor ne de yürüyebiliyor.
both: ikisi de
Both teams are really good. / İki takım da gerçekten iyi.

both … and: hem … hem de
Bahar is both beautiful and intelligent. / Bahar hem güzel hem de zeki.

since: -den beri, için
They have grown a lot since I saw them. / Ben görmeyeli onlar çok büyümüşler.
She was late since there was heavy traffic. / Yoğun trafik olduğu için geç kaldı.

if: eğer, -se/-sa, -ıp…-ıpmadığı
You will be able to pass the exam if you study hard. / Eğer çok çalışırsan sınavı geçebilirsin.
I don’t know if she will come. / Onun gelip gelmeyeceğini bilmiyorum.

What if: ya … -sa?
What if she doesn’t keep your secret? / Ya senin sırrını saklamazsa?

even if: -sa bile, -sa da, -e rağmen
I will not go to her wedding even if she invites me. / Beni davet etse bile düğününe gitmeyeceğim.

only if: ancak …-sa
You can be successful only if you study hard. / Ancak çok çalışırsanız başarılı olabilirsiniz.

if only: keşke
If only they were here now. / Keşke şimdi burada olsalardı.

if it weren’t for: -mese, -masa
if it hadn’t been for: -meseydi / -masaydı

If it weren’t for your great contributions, I would have trouble doing my homework. / Senin büyük katkın olmasaydı ödevimi yapmakta sıkıntı çekerdim.
If it hadn’t been for your help, I couldn’t have passed the exam. / Senin yardımın olmasaydı sınavı geçemezdim.

when: -iken, -dığında, -ınca
When Ali arrived, she was still dressing. / Ali vardığında o hâlâ giyiniyordu.
We will hit the road when the sun goes down. / Güneş batınca yola çıkacağız.
once: bir kez, bir zamanlar, -sa, -r…-rmez
She visits me once a month. / O beni ayda bir kez ziyaret ediyor.
There was once a theatre here. / Burada bir zamanlar tiyatro vardı.
Once he starts he will be obliged to continue. / Bir başlarsa devam etmek zorunda kalır.
Once the school is over, I will go on holiday. / Okullar kapanır kapanmaz tatile gideceğim.
whether: -ıp …..-ıpmadığı, -se de … -mese de
She couldn’t decide whether to sign. / İmza atıp atmayacağına karar veremedi.
I’m going whether you come or not. / Sen gelsen de gelmesen de ben gidiyorum.
but: hariç, fakat
Anybody but Jack was in the class. / Jack hariç herkes sınıftaydı.
I’ll do almost anything for you, but I won’t do that. / Senin için hemen hemen her şeyi yaparım ama onu yapamam.

but for you: -masa/-mese
But for you, life would be difficult. / Sen olmasan hayat zor olurdu.

rather: oldukça, epey; aslında
The question was rather difficult. / Soru epey zordu.
There is no shortage of basic skills in the workplace. Rather, the problem is poor management. / İşyerinde temel becerilerde eksiklik yok. Aslında problem kötü yönetim.

rather than: -den ziyade, mektense
This place is rather like a museum than a home. / Burası, evden ziyade müzeye benziyor.
I decided to visit a friend rather than go home. / Eve gitmektense bir arkadaşı ziyaret etmeye karar verdim.

would rather: -yı tercih etmek
I would rather stay at home than go out this evening. / Bu akşam dışarıyı çıkmaktansa evde kalmayı tercih ederim.
would: yapardı, will yapısının past hali, ricada bulunurken
She would smoke a lot. / Çok sigara içerdi.
We would walk every night last summer. / Geçen yaz her gece yürürdük.
He said that he would visit us. / Bizi ziyaret edeceğini söyledi.
Would you help me? / Bana yardım eder misin?

while: -iken, -dığı halde, -mekle birlikte, oysa,
Esra stayed with her mother while she was in Ankara / Esra Ankara’dayken annesinde kaldı.
While what you say is true of Tuğba, it’s not true of Tuğçe / Dedikleriniz Tuğba için geçerli olmakla birlikte Tuğçe için geçerli değil.
She is a blonde, while her sister’s a brunette. / O sarışındır, oysa kız kardeşi esmerdir.

that: o, bu, şu
Did you see that? / Onu gördün mü?

provided that: eğer …se
You can play with us provided that you obey the rules. / Eğer kurallara uyarsan bizimle oynayabilirsin.

suppose that, imagine that, assume that: diyelim ki, farz edelim ki
Suppose that you were lost, what would you do? / Diyelim ki kayboldun, ne yapardın?

in that: bakımından, açısından
The two countries are alike in that they are ruled in the same away. / İki ülke aynı şekilde yönetilmeleri bakımından benzerlik göstermektedir.

that is: yani, diğer bir deyişle
These settlements are all riparian settlements; that is, they are located near the lakes. / Bu yerleşkelerin hepsi kıyı yerleşkeleridir; yani göllerin yanında konumlanmışlardır.

except that / save that: hariç
She has achieved all her goals except that she couldn’t learn Spanish. / İspanyolca öğrenmek hariç tüm amaçlarına ulaştı.

so that: -mek/mak için, bu yüzden
He studied very hard so that he could pass the exam. / Sınavı geçebilmek için çok çalıştı.
She woke up late, so that she missed the bus. / Geç kalktı, bu yüzden otobüsü kaçırdı.

such: bu tür, böyle, öyle
such new methods are / bu tür yeni modeller
Such things are easy for her. / Böyle şeyler ona kolay geliyor.
It appears to be such. / Öyle görünüyor.
such as: gibi
Fruit such as raspberries and blackberries don’t keep for long. / Ağaççiçeği ve böğürtlen gibi meyveler uzun süre dayanmaz.

even: hatta, bile
Almost all the students have passed the exam. Even Jack was successful. / Hemen hemen bütün öğrenciler bütün sınavı geçti. Jack bile başarılı oldu.

even though: -e rağmen, -sa da, -sa bile
Even though he studied hard, he couldn’t pass the exam.

even so: fakat, yine de, buna rağmen
He had studied hard; even so, he wasn’t able to pass the exam. / Çok çalıştı, yine de sınavı geçemedi.

even if: -sa bile, -e rağmen, -sa da
I will not go to her wedding even if she invites me.

too: aşırı, çok, da
The exam was too difficult. / Sınav aşırı zordu.
You’ve given me too much change. / Bana fazla para verdin.
Don’t eat too much. / Fazla yeme.
You too can learn Arabic. / Sen de Arapça öğrenebilirsin.

Bu yazı 179 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Facebookta bizi bulun